Takip için teşekkürler ve İstanbul'a selamlar. İzlenecekler listesinde bomba filmler var, ama City Girl'e özel, naçizane uyarayım: Sessizlere girince çıkmak mümkün olmadığı gibi, o döneme saplanıp kalınabiliyor. Sonrası anlamsız geliyor. Sunrise sonrası o tayfuna kapılıp bambaşka bir dünyaya göç etmiştim. "Before Sunrise" ın bile yapılmışı var o dönemde. O derece...
Lonesome (1928). Lakin tek tipleşmiş şehir insanının yalnızlığına ağıt niteliğinde çekilmiş 7-8 film var daha o dönem birbiri ardına, çok ilginç. Şu an izlendiğinde bile zamanının ötesinde duruyorlar. Lonesome bunlar arasında en minimal öyküye sahip olanı, tek bir günde geçiyor. Yazık ki The Crowd, Hindle Wakes gibi öncü örnekleri varken bunların kamera arkası belgeselinden öteye gitmeyen People on Sunday "underrated" pazarlamasıyla sunuluyor bir yerlerde. Penny Serenade de sesli dönemde The Crowd'un bir uzantısı olarak izlenebilir, beni çok etkilemişti, zira oyunculardan mütevellit, drama bile beklemiyordum. Dramaları çok sağlam sessiz dönemin. Bir de Mabuse var ki, halen aşılabildiğini düşünmüyorum "thriller" janrında. O da çok modern zamanına göre. Şununla bitireyim, o dönemin filmleri de bugünkü gibi, hak etmeyenin ve sansasyonel olanın daha çok bilinip anılmasına ayrı bir pencere oluyor: Metropolis Lang'in en iyi filmi değil, hakeza Nosferatu da Murnau'nun (Pandora'nın Kutusu da Pabst/Louise Brooks birlikteliğinin). Jan Dark, Napoleon, Potemkin, The General ve hatta yine ABD tarihini anlattığı için Birth of a Nation (ve tüm D.W.Griffith filmleri) maalesef "piyasa" olmuş bu döneme dair. İzleyen bunları izleyip bırakıyor. Oysa geride ne cevherler var. Bu döneme dair doğru dürüst kaynak olmadığını da görüyorsunuz, hele ki başlangıçtan bugüne sinema ansiklopedilerindeki kısıtlı alana göz attığınız vakit. Sebepse basit, "üzerinden para kazanmak" esas yan ve direkt sanayiide; "sanata gönül vermek" iş üretime geldiğinde havada kalan ve söylemi iki yüzlü kılan bir deyim. İçindekileri tanıdıkça bunu daha iyi anlıyorsunuz. "Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli" sözü karşılıyor durumu, hele ki Clara Bow, Louise Brooks, Buster Keaton, John Gilbert gibi starların, sese geçişle birlikte, nasıl harcanıp, alay edilip, karalandıklarını ilgili belgesellerde izledikten sonra.
Of course, Paz De La Huerta. I have not seen Enter the void, but i really like Seul contre tous. My avatar is Judd Nelson in The Breakfast Club.